16 Eylül 2010 Perşembe

Dream Theater - Six Degrees of İnner Turbulance


Evet, yazımı yazmadan önce neden bu albümü kritiklediğimi söylemek istiyorum. Çünkü Dream Theater'ın Six Degrees albümünün DT fanları tarafından bence gerektiği ilgiyi ve değeri görmediğini düşünüyorum. Scenes from a Memory gibi muhteşem bir albümün arkasından gelmiş olması etkili olmuş olabilir ama bana göre Dream Theater tarihinin en progressive albümünün olduğunu hala savunuyorum. Aynı zamanda grup elemanlarının ne kadar mükemmel müzisyenler olduklarını kanıtladıkları albümdür. Pantera'dan, Radiohead'e hatta oradan Tool'a birçok yerden beslenmiş bir albüm ve böyle bir albümün oluşumunda Mike Portnoy'un rolü çok büyüktür. Genel olarak Dream Theater'ın müziğini yönlendiren bir adam Portnoy ama bu albümde bu daha da hissedilir oldu. Damgasını vurmuştur diye düşünüyorum. İlk defa bu kadar derin soundlar kullanan bir Dream Theater gördük. Bütünlük açısından belki SFAM'ın üstüne yoktur ama bu albüm en fazla progressive mantığa sahip albümdür.

Virtüözite'nin yanında mükemmel bir düzenleme ve harika bir riff, melodi birleşimleri var. Sound oldukça yuvarlak bir sound ama riffler sounda göre oldukça agresif kullanılmış. Bu albüm aynı zamanda "Octavarium" albümünün de alt yapısını oluşturuyor. Burası aslında çok önemli çünkü bu albümden önce Dream Theater ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan bir gruptu. Ama ilk defa bir yerlerden bir şeyler hissedecektik. Her ne kadar Train of Thought albümüyle bizi biraz şaşırtmış olsalarda. Her zaman Dream Theater'da farklı sound denemeleri olmuştur ilk defa Six Degrees ve Octavarium arasında bir benzerlik olacaktı. Bu bence kötü bir şey değildir. Aynı sound içinde gene bambaşka bir melodi anlayışı ortaya koymuşlardı Octavarium'da. Neyse albüme dönecek olursak. Fark edilen başka bir şey de farklı keyboard soundları. Müziğin derinliğini o kadar fazla artırıyor ki. Müzikte yer yer tool gidişi hissediyorsunuz yer yer de Radiohead ve bu da bu grubun müziğe ne kadar geniş baktığını gösterir aslında. Birçok fan bu albümü böyle görmedi, taklit olarak baktı, böyle bakmak gerçekten kolay. Ama ben asla oturup bu adamların tekrar İmages and Words gibi bir şey yapalım diye düşündüklerine inanmıyorum zaten bunu da kanıtladılar.

Keyboardlarda gene Jordan Rudess'ın klasik alt yapılı pianolarını duyabiliyorsunuz. Ama bunu farklı ses bindirmeleri şeklinde kullanmış veya bazı yerlerde belli belirsiz kısa, öz olarak kullanmış. Albümün en çok hoşuma giden noktası da orası. Bu albümde bas gitarlara da değinmek istiyorum aslında. Bas bütün davul ritmlerini ortaya çıkaran bir unsur olarak kullanılmış, yer yer de atmosferi kapatmadan bağımsız bir şekilde. "Zaten Myung geri planda kalıyordu Mike'ın gitmesi iyi oldu" diyenlere cevap bu albümdür diye düşünüyorum.

Albümün kasvetli kısımlarına dikkat çekmek istiyorum. Misunderstood ve Disappear gibi parçalarda oldukça karamsarlığa kapılabilirsiniz. Muhteşem ötesi bir atmosfer vardır. Misunderstood ki baslar aynı zamanda atmosferede inanılmaz bir katkı yapar. Bunu çok az grupta görebilirsiniz. Sanki bu albümde Rudess ve Petrucci karşılıklı atışmalarındaki birlikteliği ve uyumu atmosfer üzerine yoğunlaştırmışlar ve üzerine Toolvari davulları da yerleştirince ortaya mükemmel bir tat çıkmış.

James Labrie'ye değinmeden geçemeyeceğim. Bu albümdeki müzikal yoğunluktan dolayı Labrie'de vokal tekniklerini daha geniş bir çerçevede tutmuş. Toolvari yerleri özellikle çok iyi çıkarmış. Zaten bu adamı Mullmuzzler, Frameshift ve Ayreon gibi projelerden takip eden insanlar ne kadar bambaşka bir vokalist olduğunu görmüştür.

Zaman içinde bu albümün çok daha fazla değer kazanacağını düşünüyorum.

Teşekkürler..

4 Eylül 2010 Cumartesi

Julien Damotte - Trapped


Bu yazımda Fransız bağımsız bir müzisyenden söz edeceğim. Julien Damotte nadir görebileceğim bir kaliteye sahip bağımsız bir proje. Müziğinden çok farklı tatlar alabilirsiniz. İlk dinlediğimde Devin Townsend soundunu hissettiğimi söyleyebilirim. Bu yapıda bir müzik anlayışı var albümde, her an rifflerin ve arpejlerin arkasında dolu bir sound hissediyorsunuz ama bu daha virtüözite bir yapıyla birleşince ortaya daha da güzel bir şey çıkmış. Julien'in, Jason Becker'dan oldukça etkilendiğini gördüm. Sweap biçimlerini oldukça benzettim. Solo tarzı Steve Vai'yi de andırmıyor değil. Ama Julien bununla da sınırlı kalmamış. İçinde Evergrey'in İn Search of Truth dönemi pianolarının hissedildiği ballada yakın olabilecek parçalarda yazmış ve bunları oldukça etkili sololarla mükemmelliğe ulaştırmış.(Özellikle Dying ve Death parçaları gerçekten insanı alıp götürüyor.) Hatta abartmak gerekirse Meshuggah'a yakın sound ve müzik şekilleri bile duyabilirsiniz.(Özellikle Ending Chapter'da oldukça hissediliyor.) Zengin bir albüm olduğu ortada. Davullar program olmasına rağmen ben ilk dinlediğimde çok anlayamamıştım, doğal bir biçimde kullanmışlar.

Mükemmel bir riff zenginliği var. Albüm hemen başında bunu size hissettiriyor. Kesik kesik giden rifflerin elektronik soundlarla birleşimi çok güzel oturtulmuş. Aynı zamanda bütün gitar sololarında melodi yoğunluğuna hep dikkat etmiş. Sweaplerde bile melodi yoğunluğu var.

Konsept bir anlayışla yapılmış bir albüm. Başından sonuna kadar bunu müziğin gidişatı ile size hissettiriyor. Guy Monsanto'nun çok iyi bir performans sergilediğini düşünüyorum. Kirli ses tonu ile gerektiği zaman agresif gerektiği zamanda çok duygusal olabilen bir vokalist.

Melodileri çoğunlukla vokal ve pianolar belirliyor. İnsanı derinden etkileyen melodiğin ve tekniğin birleştiği mükemmel sololar var albümde. Klasik Progressive öğeler görebilirsiniz ama Sun Caged'inde albümlerinde yaptığı gibi Meshuggah soundu ile harmanlanmış bir şekilde albümün içinde eritiliyor.

Kesinlikle Progressive severlerin dinlemesi gereken bir albüm diyorum.


Current line-up:
Julien Damotte - Vocals, Bass, Guitars
Gustavo Monsanto - Vocals (ex- Adagio)
Nach - Keyboards

Guest Musicians:
Mattias IA Eklundh - Guitar solos
Christophe Godin - Guitar solos
Buzz: Lead and backing Vocals
Matt Hussy: Grunts
Maya: Lead Vocals

Şarkı Listesi:

1.Born Dead
2.Opening Chapter
3.The Voice Within Your Soul
4.Eternal Love
5.The Inner Struggle
6.What You've Been Through
7.Dying
8.Death
9.Ending Chapter


Buradan
bilgi edinebilirsiniz.

2 Eylül 2010 Perşembe

Porcupine Tree - The Incident


Porcupine Tree'nin 2009 çıkışlı bu albümünde Steven Wilson gene mükemmel bir iş çıkarmış. Temelini Lightbulb Sun ile attığı ve İn Absentia ile tamamen değişime uğrayan grup bu albümle daha da üstüne koyarak devam ediyor. Fakat bu albümün farkı Deadwing veya Fear of a Blank Planet gibi albümlerden daha derin bir albüm olması. Distortion soundları bile daha dolgun kullanılmış. Ben bu albümü en progressive albümü olarak tanımlıyorum.

Aslında şöyle bir örnek verebilirim. Dream Theater'ın Black Clouds & Silver Linings albümünde nasıl bir Dt tarihinin birleşimi varsa Porcupine'da bu albümüde bana o hissi veriyor. Fear of a Blank Planet'ta yapılan şeyi biraz hissedebiliyorsunuz. Time Flies parçasına kadar albüm çok güzel bir yolda gidiyor o parçaya geldiğinde ise ilk durağında durup muhteşem bir manzaraya bakıyor gibi. The Yellow Windows of the Evening Train parçasında bir tek bu parçada oldukça No-Man esintisi alıyorum. Zaten o müzik her zaman Steven Wilson'ın ruhunda olan bir şey. Bu Porcupine Tree gibi artık ünlü olmuş bir grup bile olsa bu hissiyatını gizlemiyor. Çoklu vokaller gene her albümde olduğu yerli yerinde tam olması gereken yere konulmuş.

İn Absentia döneminden sonra Steven Wilson müziğin içinde jam'i riff tabanlı olarak vermeye başlamıştı. Her doğaçlamanın altında mutlaka bir riff görürsünüz. Bu tabii Opeth'le çalışmış olmasından gelen bir şey de olabilir. Bu albümde o riff olayını hissedebilirsiniz ama diğer albümlere göre daha derin uzun sesler ve akustikler var. Özellikle ikinci CD'de daha yoğun.

Gavin Harrison'a değinmeden geçemeyeceğim. Bu adam hissettirmeden her albüme damgasını vurarak ilerliyor. Albümde ki davullar oldukça melodik. Yani albümde ki bütün vokal ve gitar melodilerini daha ortaya çıkaran bir davul var.

Genel olarak albümde hüzün ve karamsarlık var ama yanında bir sevinç halide var.

Albümü buradan dinleyebilirsiniz.

Albümü buradan satın alabilirsiniz.


Songs / Tracks Listing

Disc 1 - 55:08

I. Occam's Razor (1:55)
II. The Blind House (5:47)
III. Great Expectations (1:26)
IV. Kneel and Disconnect (2:03)
V. Drawing the Line (4:43)
VI. The Incident (5:20)
VII. Your Unpleasant Family (1:48)
VIII. The Yellow Windows of the Evening Train (2:00)
IX. Time Flies (11:40)
X. Degree Zero of Liberty (1:45)
XI. Octane Twisted (5:03)
XII. The Séance (2:39)
XIII. Circle of Manias (2:18)
XIV. I Drive the Hearse (6:41)

Disc 2 - 20:34
1. Flicker (3:42)
2. Bonnie the Cat (5:45)
3. Black Dahlia (3:40)
4. Remember Me Lover (7:28)

1 Eylül 2010 Çarşamba

Eskişehirli bir Progressive Rock Grubu: Hope to Find


Bu kritiğimde Hope to Find adlı Eskişehirli bir gruptan bahsedeceğim. Grubu canlı olarak Riverside'ın alt grubu olarak izleme şansını da elde etmiştim. Müziklerindeki düzenlemeler oldukça hoşuma gitti diyebilirim. Klavye ve gitar düzenlemeleri oldukça başarılı. Vokal açısından hiç bir problem yok bence. Vokal düz bir vokalde yapsa da parçalar yüksek perdeli vokaller gerektiren parçalar değiller. Grup şu anda bir vokalist aramakta ama müzikteki gidişatları nasıl olacak onu bilmiyorum. Türkiye'de zaten progressive müziğini yapan çok az grup varken bu grubu da kaybetmek istemeyiz.

Melodiği yoğunluğu da olan bir grup, modern bir progressive rock yaptıklarını söyleyebilirim. Nedense bazı parçalarını her dinleyişimde Quidam etkisi hissediyorum. Özellikle City Soul parçasında. Bağımsız bir grup olduklarından sound açısından değerlendirmek istemiyorum ama sert olan bölümler olmasına rağmen keskin bir sound yok, yani yuvarlak soundlar kullanmışlar. Bunu bir sorun olarak söylemiyorum ama o riffleri daha güçlü bir soundda duymak isterdim. Yoksa gerçekten çok iyi piano ve riff ikilisi var parçalarda.

Parçalarda Dream Theater tarzı gitar ve klavye gidişleri duyabilirsiniz ama kesinlikle Dream Theater alt yapılı bir grup değil. Müziğini benzetme açısından söylemiyorum, gidişat açısından Porcupine Tree İn Absentia döneminin müzik gidişatını hissedebiliyosunuz. Zaten bir röportajlarında da okumuştum ama okuduğum için söylemiyorum, elemanlarının oldukça geniş bir progressive algıları olduğunu da müziklerinde hissedebilirsiniz. İlerde eğer albüm çıkaracak olurlarsa sanki daha derin soundlarla, keskin rifflerin birleşimi bir albüm dinleyebiliriz. Gidişat olarak bunu öngördüm ama her şey olabilir tabii. Progressive geniş bir deniz gibi zaten.

Bu arada Dance of the Flowers parçasında oldukça Pain of salvation arpejleri duyabilirsiniz. Özellikle pianolarını Be'deki bazı piano yapılarına benzettim. Oldukça etkilendiğimi söylemek isterim.

Son olarak canlı performanslarından söz etmek istiyorum. Riverside'ın alt grubu olarak izlediğim zaman başka bir vokal vardı. Fakat o vokali beğendiğimi söyleyemem. Zaten genel olarak Türkiye'de bir vokal sıkıntısı vardır. Eğer doğruysa tabii vokal aradıklarını hala belirtiyorlar. Umarım istedikleri gibi bir vokal bulurlar. Onun dışında müzikte hiç bir problem yok. Soundlarını ve müzik anlayışlarının geliştiği görüldükçe ilerde de bir problem olacağını sanmıyorum.

İyi çalışmalar diliyorum, umarım gittikçe daha iyi bir grup olurlar.

Parçaları buradan dinleyebilirsiniz.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Sieges Even - The Art of Navigating by the Stars


Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu grubun dağılmış olması beni oldukça üzdü. Çünkü tekniğiyle, melodik yapısıyla progressive müziğine çok farklı şeyler katıyordu. Aslında vokalistleri ve gitaristleri Subsignal adlı grupla müzik hayatlarına devam etsede Sieges Even'ın havası başkaydı. Bu havayı biraz da Holzwarth kardeşler getiriyor olabilir tabii.

2005 çıkışlı bu albümlerinin yorumlayacak olursak; Sieges Even albümlerinde benim gözüme ilk çarpan davullar ve baslardır. Bu albümde de gerçekten onlar göze çarpıyor. Parçaların ne kadar bas ve davul üzerine kurulduğunu görebiliyorsunuz. İkisinin arasındaki uyum mükemmel. Onun dışında tabii akustik kısımlar. Bu akustik kullanarak aynı zamanda bunu teknik ve melodik bir yapıyla birleştirmek kolay değil gerçekten. Paramount albümünden farkı daha teknik bir albüm olması. Akustiklerin daha yoğunlukta olduğu bir albüm olması. Paramount albümünü dinlerseniz daha heavy ve daha düz bir albüm olduğunu görürsünüz. Bu grubu ilginç kılan diğer yanı ise ilginç bir şekilde hard rock melodilerine ve vokal yapılarına albümlerde yer vermeleri. A Sense of Change albümünü dinlerseniz, ne kadar vokal odaklı bir albüm olduğunu görürsünüz. Tabii orada vokallerde Arno Menses yok ama grubun ne kadar farklı noktalara gidebildiğini anlamanız açısından söylüyorum.

Avrupa'daki prog metal gruplarında genelde bu vardır diye düşünüyorum. Melodik yapıları her zaman etkileyici oluyor. Özellikle Almanların prog metal gruplarında bunu oldukça hissediyosunuz. Vanden Plas'ta da bu var. Tabii Sieges Even'dan başka bir yapısı var ama medodiyi size öyle bir yerde veriyor ki siz orada gerçekten kendinizden geçiyorsunuz. Bunu Amerikan gruplarında hissedemezsiniz. İşte o Sieges Even'da da olan bir şey bence. Bu albümde oldukça hissedebilirsiniz.

Şarkı Listesi şu şekilde;

1. Navigating By The Stars
2. The Weight
3. The Lonely Views of Condors
4. Unbreakable
5. Stigmata
6. Blue Wide Open
7. To The Ones Who Have Failed
8. Lighthouse
9. Styx

Albümü buradan dinleyebilirsiniz.

Albümü buradan satın alabilirsiniz.

16 Nisan 2010 Cuma

Orphaned Land - Never Ending Way of Orwarrior


Orphaned Land'in Never Ending Way of Orwarrior adında çıkardığı bu albüm bana göre yılın en iddalı albümlerinden biri. Albümün geneline bakacak olursak albümde inanılmaz bir melodi zenginliği var ve bu zenginlik albüm boyunca devam eden bir zenginlik. Melodilerin kullanış biçimi beni çok etkiledi. Pain Of Salvation'ın melodi kullanımına benzettim. Melodiyi şarkının başında duyuyoruz daha sonra ortalarına doğru başka enstrümanların tonlarıyla o melodiyi duyuyoruz. Sonlarında o melodiyi çok etkili bir şekilde gene duyuyoruz. Bu bir albümün gerçekten iyi olduğunu gösterir. Çünkü albümün bir melodiyi farklı duygularla dinleyiciye aktarabildiğini görüyoruz. Melodiyi ayyuka çıkarıp gözünüze sokmadan yapıyor. Yani albümün diğer taraflarını da dinlemenizi, oralara da önem vermeniz gerektiğini belirtiyor. Melodilerin teknikle birleşimi inanılmaz. Albümde arka planda olmasına rağmen çok etkili olan bir ses de gördük. Shlomit Levi'nin sesi ve o Orta Doğu gırtlağı özellikle Steven Wilson müzik anlayışıyla birleşince ortaya mükemmel bir kompozisyon çıkmış.

Albüm'ün bir diğer güzel yanı ise şarkıların tek tek mükemmel olmaları. Bir bütün olarak baktığımızda da şarkıların birbirlerini tamamlar durumda olması albümü anlatıyor zaten. Kobi Farhi'nin clean vokallerini geliştirmiş olması albüme başka bir güzellik katıyor. Brutal vokaller diğer albümlerden daha az olmasına rağmen çok etkili. Mabool'da zaten grubun iyi bir yere doğru gittiğini gördük. Fakat bu albümün farkı şarkıların tek başlarına da mükemmel olmaları. Her şarkıda başka bir melodi başka bir duygu hissediyosunuz. Çıkardıkları albümlere daha bir bütünlük içinde bakmaya başladılar. Yani Progressive bir anlayışı benimsediklerini görüyoruz. Never Ending Way of Orwarrior albümünde bu daha da hissedilir hale geldi. Anlayışın yanında tabii müzikte progressive. Her grupta bulunabilecek bir özellik değil. Bir çok progressive grubu vardır kendini geliştirmeyen. Burada bazı etkenlerde var tabii. Bunlardan bir tanesi Steven Wilson'ın etkisi.

Bir insan sound olarak bir gruba bu kadar farklılık getirebilir mi. Ama Steven Wilson bunu yapabilen ender insanlardan bir tanesi. Prodüksiyon konusunda duruşu olan bir adam gerçekten. Opeth'te Damnation albümünde gösterdiği esintisini bu albümde de göstermiş. Burada farklı olan durum bunun Orphaned Land'in Orta Doğu esintili melodileriyle birleşmiş olması. Bu çeşitliliği ve melodi bütünlüğünü başka bir albümde bulabileceğinizi sanmıyorum. Aynı zamanda albümde bol bol Dream Theater etkileride görebilirsiniz. Yani safkan Progressive metal tekniğini de görebiliyoruz.

Bu albümde ayrıca Orphaned Land'den beklemeyeceğiniz kadar güzel sololar var. İnsanı hem ruhen hem de teknik olarak etkiliyor. Özellikle The Warrior şarkısında ki solo insanı derinden etkileyen bir solo aynı zamanda da Pain Of Salvation'ın melodi kullanma anlayışının hissedildiği şarkı. Çünkü burada gördüğümüz melodiyi albümün sonlarında farklı orta doğu enstrümanlarıyla gene duyuyoruz. Albümün ilk parçası ve klip çekilen Sapari albümün popüler parçalarından biri olmaya aday. Mi? parçası progressive anlayışın ve müziğinin tepe noktası. Opeth Damnation havasını sonuna kadar hissediyorsun. New Jerusalem parçasında Kuzey Folk'unun esintilerini de görebiliyorsunuz. Codeword: Uprising parçasında Dream Theater tekniklerini duyabilirsiniz. Bu şarkının daha da değişik yanı Opeth anlayışının Dream theater anlayışıyla birleşmiş olması. Hangi albümde bunu görebiliriz bilmiyorum. :)

Bu albüm 6 senede hazırlandı fakat yıllar boyunca bıktırmadan kendini dinletebilecek bir albüm.

Albümü buradan alabilirsiniz; Orphaned Land - Never Ending Way of Orwarrior

Albümü buradan dinleyebilirsiniz; Orphaned Land - Never Ending Way of Orwarrior

7 Eylül 2009 Pazartesi

Metal Müziğin Tarihi ve Gelişimi


Metal müziği ilk olarak İngiltere de doğmuş bir müzik türüdür. Metal müziğin alt yapısını Led Zeppelin, Deep Purple, Queen gibi gruplar oluşturmaktaydı. Fakat gerçek anlamda metal müziği Black Sabbath grubuyla hayat bulmuştur. 70’lerde pek fazla popüler olmayan metal müziği 80’lerde çeşitli türlere ayrılmıştır ve dünyaya yayılmaya başlamıştır. Black Sabbath çıkardığı ilk albümünde isyan duygusunu şiddetli bir biçimde müziğine yansıtmaktaydı. O dönem için ilginç gelen şeyler yapıyor herkesten farklı giyiniyorlardı ve bu da insanlar tarafından garip karşılanıyordu. O zamanlarda İngiltere de yaşanan iç savaşlar onların bu müziği yapmasında esin kaynağı oluşturuyordu. Black Sabbath grubu ilk çıktığında bir blues grubu olması da metalin blues müziğinden etkilenmemesini imkansız kılıyordu. Klasik müziğin birkaç unsurunu da içine katarak yoluna emin adımlarla devam ediyordu. 70’lerde daha çok rock müziğinin gölgesinde yaşamaya çalışan metal müziği 70’lerin sonu ve 80’lerin başında moda olmaya başlamıştı. Birçok grup deri kıyafetler giyerek sahnelere çıkmaya başladılar ve birçok fan topladılar. Bu Yıllarda metal müziği gittikçe bölünmeye başlıyordu. Metalle ilgisi olmayan insanların da artık kendilerini metal kategorisinde görmeye başlaması gerçek heavy metal ruhunu yozlaştırmaya başlıyordu. “Heavy Metal görüş olarak da o kadar fazla dağılmıştır ki, zamanla tek çatı altında toplamak olanaksızlaşmıştır.”[I] Metal Müziği 80’lerde birçok türe bölünmüştür:

Thrash Metal: Punk müziğinin etkisiyle ortaya çıkmış bir metal türüdür. Kökeninde Punk müziğinde ki o isyan duygusunu barındıran thrash metal bunu insanlara daha sert ve keskin bir şekilde sunmuştur. Daha sert gitarlar ve daha keskin soundlarla insanları kendine çekmeyi başarmıştır. İlk olarak 1981yılında Overkill grubunun yapmış olduğu bir parçanın çıkış noktası olduğu kabul edilir fakat insanları tam anlamıyla bir thrash albümüyle buluşturan grup Metallicadır. Bunun dışında Amerika da Anthrax, Slayer, Flotsam and Jetsam, Megadeth gibi gruplarda çıkış göstermiştir. İngiliz Thrashinden de Sabbat’ı örnek olarak gösterebiliriz. Thrash Metal genel olarak Punk tan da esinlendiği toplum sorunlarını dile getirir. “İşsizlik ve kötü toplumsal koşulların, hayal kırıklığına uğratılmaktan ve yabancılaşmaktan kaynaklanan öfkeye sebep olduğu doğrudur”[II] Punk müziği genel olarak öfkeyi ve karşı çıkmayı müziğin önüne koyan bir türdür. Thrash metal bu olayları biraz daha müziği de içine katarak insanlara sunmuştur. Özellikle Metallica ve Megadeth gibi gruplar thrash metalin içine melodiyi daha yoğun bir şekilde uygulamışlardır.

Death Metal: Death Metalde Thrash metalden doğmuş bir türdür. İlk temsilcileri Death ve Possesed grupları olmuştur. Amerika da ilk olarak ortaya çıkan hemen ardından Avrupa ya da sıçrayaran akımın temel öncüleri İsveç te faaliyet gösteren Grave, Entombed ve Unleashed gibi gruplar olmuştur. Bu grupların başlattığı akım zamanla evrimleşerek yerini içlerinde teknik, progressive(ilerici ve gelişimci) ve Melodik death olmak üzere yan türlere bırakmıştır. Avrupa da başta İsveç olmak üzere zamanla Almanya ve Doğu Avrupa ülkelerinde bu türe ilgi göstermesiyle Death metal türü Amerika da yaşadığı popüleritesini Avrupa da bulmaya başlamıştır. Amerika kıtasında her ne kadar Suffocation, Martyr ve Theory in Practice gibi gruplar ilgilenmeye devam etselerde türün ana vatanı Avrupa kıtası hatta başta Japonya olmak üzere Uzak Doğu ülkeleri olmuştur.

Doom Metal: Aslen Black Sabbath’ın 70’lerde ki ilk dört albümünden esinlenerek ortaya çıkan ana teması hüzün, yalnızlık, ölüm ve toplumsal yozlaşma olan Doom metal türü Avrupa da Candlemass, Memory Garden ve Trouble gibi gruplarla yükselişe geçmiştir. Ona karşılık Amerika kıtasında ise Solitude Aeturnus, Pentagram ve Crowbar gibi gruplar sayesinde hızla popülerite kazanan bir türdür. Doom metal de diğer türler gibi zamanla değişime uğramış ve başta İngiletere de olmak üzere My Dying Bride, Paradise Lost ve Anathema gruplarının katkısıyla Doom Death adı altında faaliyet göstermiştir. Bu türe yakınlık gösteren başka bir türde Stoner rockdır. Bu türün en bilinenleri arasında İsveçli Katatonia yı saymak mümükündür. Zamanla yozlaşmaya mağruz kalan bu tür başta Finlandiya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde Gothic Metal çatısı altında yeni bir akıma yön vermiştir. Gitar kullanımının yerini klavye kullanımının aldığı bu müzikte esas olarak aşk, yalnızlık ve hüzün teması işlenir.

Power Metal: Helloween grubunun öncülüğünde oluşan power metal türü konularını genellikle tarih ve mitolojik olaylardan alır. Helloween grubunun kurucusu ve gitaristi olan Kai Hansen daha sonra Gamma Ray adı altında başka bir power grubu oluşturarak power metalin gelişimine de katkıda bulunmuştur. İlk Power Metal albümü 1987-1988 yıllarında Helloween’ın Keeper Of The Seven Keys albümüdür. Bundan sonra da Avrupa da birçok grup bundan etkilenerek bu tarz müzik yapmaya yönelmişlerdir. Primal Fear, Angel Dust, Virgin Steel, Rage, Edguy ve Kamelot gibi grupları örnek verebiliriz. Kendi içinde Epic Power, Senfonik Power, Neo Klasik Power gibi tarzlara bölünmüştür.

Progressive Metal: Progressive Metalin diğer türlerden en büyük farkı içerik olarak daha zengin, beste anlayışı açısından daha komplike müzisyenlik açısından daha yaratıcı ve biçim olarak daha fazla çeşitlilik gösteren bir yapısının olmasıdır. Aslında Progressive türler üstüdür. Çünkü daha önceden bahsetiğim bütün türlerden beslenir onları farklı bir anlayışla sentezler ve üstün bir müzikal bir anlayışla sunar. Bununla da kalmayıp Metal dışı türlere de açıktır. Jazz, Klasik, Elektronik gibi farklı müzikal değerlerden yararlanır. Progressive i bu kadar yenilikçi kılan da budur. İlk olarak Amerika da Queensryche, Crimson Glory, Fates Warning, Dream Theater öncülüğünde başlayan Progressive hızla gelişmiştir. Tam anlamıyla Progressive Metal 1992 yılında Dream Theater’ın İmages and Words albümüyle çıkmıştır. İlk Concept metal müzik içinde 1988 yılında Queensryche Operation Mindcrime albümüyle ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise en iyi temsilcileri Pain Of Salvation ve Opeth gibi gruplardır.



[I] Metin Solmaz, Rock sözlüğü: Pan yayınları 2. Basım (1998) s.42

[II] Craig O’Hara, Gürültünün Ötesinde: Çitlembik yayınları 4. Basım (2003) s.27

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...